Marksizm ve Yirmi Birinci Yüzyıl

Marksizmin tutulması ve tanınması, düşünsel modalarla birlikte ve dünya olaylarının
ritmiyle birlikte yükselip alçalır. Bu iki etki, birbirinden bağımsız olmaktan uzaktır. Dahası
Marksizmin içeriği ve vurgusu diye anlaşılan şey, zaman, yer ve bağlama göre bir o kadar
değişkendir. Küreselleşme dönemi olduğu varsayılan günümüzde öne çıkan kapitalizm
eleştirisinden (eski) sosyalist ülkelerde ve kapitalizme sömürgecilik sonrası alternatifler inşa etme
mücadelelerinde olduğu gibi ona alternatifler getirmeye kadar uzanır. Marksizm, ayrıca, toplumsal
bilimlerin bir ucundan öbür ucuna yer alan bütün büyük akademik tartışmalara yoğun bir şekilde
karışmış, ancak bir kez daha buralardaki varlığının ağırlığı ve içeriği, zaman, konu ve disipline göre
hem farklı hem istikrarsız olmuştur.

Bu bölümün amacı, Marx’ın ekonomi politiğinin, çağdaş sorunların incelenmesindeki
öneminin devam ettiğini savunmak olup kapsamı, ister istemez ancak fikir verici ve sınırlı olabilir.
Bu kitabın ana gövdesi ekonomi politiği kapsadığından odak noktasını aşağıda “iktisat dışı”
sorunlara kaydırıyoruz. 1960’lar ve 1970’ler sırasındaki son popülerlik doruğundan bu yana
Marksizme yöneltilen büyük akademik saldırı uygun bir başlangıç noktası olacaktır. Keynezciliğin
kapitalist bunalımlar sorununu az çok çözmüş olduğu efsanesini saymazsak Anti─Marksizm,
Marksizmin kaba ve doktriner olduğunu önererek serpilmiş, birbiriyle yakından bağlantılı iki sorun
özellikle öne çıkmıştır ─ birisi sınıfın doğası, öteki (kapitalist) devletin doğasıyla ilgilidir. Çevre
kaygıları ve kapitalizmin sonrası da aşağıda inceleniyor.

Sınıf
Sınıfla ilgili olarak Marksizme yöneltilen başlıca eleştiri, sanayi sonrası, demokratik, refahçı
ve benzeri gibi çeşitli adlar takılan ileri kapitalist toplum içerisindeki sınıf ilişkilerinin karmaşıklık
ve çeşitliliğinin hakkını vermekte sözüm ona yetersiz kalışıdır. Eleştirinin iki ayrı bileşeni olup biri
sınıfsal yapı, öbürü o yapının içermeleriyle ilgilidir. Kısaca ve kısmen ifade edersek, Marx, sınıfsal
yapının sözde giderek kutuplaşacağını (haksız yere, işçilerin “mutlak” yoksullaşması dâhil)
öngördüğü için, burjuvazi ile proletarya arasındaki bölünmenin fazlasıyla kaba olduğu ve özellikle
Marx’ın işçi sınıfından olan devrimci dileklerinden dolayı sınıf eylemi ve ideolojisinin, Marx’ın
beklentilerini ve onun vazettiği sınıfsal yapıya uygun düşen beklentileri karşılamaktan muhtemelen
uzak kaldığı öne sürülmüştür. Örneğin ücretli işçiler neden sağcı hükûmetlere oy verirler ve
muhafazakâr hükûmetler neden emekçi halkın yararlandığı reformlar yapar? Bu sorular aşağıda ele
alınıyor. Metodolojik bir düzeyde ise gerek Marx’ın teorisinin yapısı gerek nedensel içeriği
konusunda kaygılar vardır. Örneğin ─sözüm ona her şeyin iktisadi olandan çıktığını ima ettiği,
iktisadi olanın kendisini ise esas olarak üretim ve sınıf ilişkileriyle özdeşlediği için─ fazlasıyla
gerekirci ve indirgemeci bulunduğu olur.

Hiç kuşkusuz, kısmen, kapitalizmin birer erdemi olarak kolaycacık tantanası yapılan
“özgürlük”, “etkinlik” ve “eşitlik” safsatalarını teşhir etmek amacıyla olsa da, bu aşırı basitleştirme
ve öteki etkenlerin dışlanması tahlilî günahlarını işlemiş olan Marksistler çoktur. Bununla birlikte
bu kitapta şimdiye kadar sunulmuş olduğu kadarıyla, Marx’ın ekonomi politiği ve yönteminin,
Marx’ın kendisinin bu eksikliklerle suçlanmasının makul olmayacağını göstermeye yeteceği
umulur. Nitekim Marx, bir keresinde, yönteminin kendisi hayattayken kötüye kullanılması
karşısında, kendisinin Marksist olmadığını ilan etmişti!

Marx’ın ekonomi politiği, daha özgül olarak, sınıf söz konusu olduğunda kapitalizmin
sınıfsal yapısının can alıcı ve çekirdek bileşenini ─sermaye ile emeğin emek gücünün alım satımı
üzerinde ister istemez karşı karşıya geldiğini─ açığa çıkarır. Ayrıca Marx’ın ekonomi politiği, bu
kitapta sunulduğu gibi bu sınıfsal yapının birikim, yeniden üretim, eşit olmayan gelişme, bunalımlar
ve benzeri açısından vargılarıyla ilgilenir. O yüzden bütün öteki iktisadi ve toplumsal görüngüleri
bu tür tahlile indirgemek şöyle dursun, Marx’ın ekonomi politiği, kapitalizmin yapısının,
ilişkilerinin, süreçlerinin ve vargılarının daha geniş, sistemli ve daha karmaşık bir şekilde
araştırılmasına giden yolu açmaktan başka bir şey (ancak bu kadarı da az şey değildir ve can alıcı
önemi vardır) yapmaz.

Demek ki Marx’ın ekonomi politiği sınıfsal yapıyı sermaye ile emeğe indirgemez. Tersine
öteki sınıfların yerleri, sermaye ve emekle ilişkileri içinde, kapitalist üretim tarzının ister özsel ister
olumsal birer parçası olarak belirlenir. Örneğin kapitalizmin kendisi içerisinde, kendi hesabına
çalışanlara su yüzüne çıkma, “serbest meslek sahipleri”ne de, refaha erme fırsatı yaratılır; çünkü
farklı sebeplerden ötürü bunlar, ücret, daha doğrusu maaş almalarına karşın emeklerinin tüm
meyvesini ellerinde tutabilirler. Formel olarak bunu, bu katmanların emek gücü değeri v üzerinden
bir ücret yerine canlı emeklerinin tam ödülünü, yani e = v + m aldıkları şeklinde gösterebiliriz.
Bununla birlikte daha önemlisi, bu tür katmanların ve onlarla ilişkili faaliyet ve çalışma koşullarının
neden sermayece mülk edinilmediğini açıklamaktır.

Bazıları yapısal, bazıları olumsal olmak üzere bir dizi genel argüman ileri sürülebilir.
Örneğin ileri kapitalizmin bir ön koşulu, başkaları adına fonları ve metaları faal olarak harekete
geçirip dağıtanların mebzul ödüller aldıkları karmaşık kredi ve ticaret sistemlerinin su yüzüne
çıkışıdır. Aynı şey, bütün yönleriyle sermaye dolaşımının ve daha genel olarak sermayenin
toplumsal yeniden üretiminin çarklarını yağlamak ya da koruma altına almak için gerek duyulan
meslekler için de geçerlidir. Şu var ki bunların ağırlık ve anlamı zaman ve yere göre değişir ve
meslek kuruluşlarının etkisiz kaldığı yerlerde proleterleşmeye maruzdurlar. Ne de olsa “kendi
hesabına çalışan” ama devamlı bir işi olmayan inşaat işçisi ya da taşeron yanında çalışan temizlikçi
ile uzman hekim ya da yönetim danışmanı arasında devasa farklar vardır. Nihayet sınıf ekonomi
politiğinin önündeki en çetin sorun olarak algılanan bir konu vardır: kendisi bileşimi ve
karakteristikleri açısından son derece çeşitli bir katman olan orta sınıfın yükselişi. İleri kapitalizm,
sanayi işçisinin gerilemesine, hizmetlerin, özellikle devletçe istihdam edilen, dolayısıyla doğrudan
ticari isteklendirme ve hesaplamadan potansiyel olarak uzaklaşmış olanların ise yükselişine tanık
oldu. Kısacası devletçe istihdam edilen sağlık, eğitim işçileri ve başka işçiler ordusunun büyümesi,
özel hizmetler kesimindekilerden apayrı olarak, sermaye ile emekten ibaret bir sınıfsal yapının
üstüne kurulmuş tahlili zaafa uğratır mı?

Sorunun bu açıdan konuluşu, emeğin, ücrete olan bağımlılığı açısından tanımlandığı iktisadi
sınıfın süregelen anlamlılığına işaret eder. Bu, emek sınıfının iktisadi açıdan bile ─kesime, beceriye
(kol ya da kafa), emek sürecine, sanayide mi ticarette mi ve kamu kesimi için mi özel kesim için mi
çalıştığına göre─ kendi arasında alabildiğine ayrımlaşmış olduğunu yadsımaz. Bu ayrımlaşma sınıf
kavramını geçersizleştirmez. Sınıf çıkarları ve eylemlerinin her zaman, hatta çoğu zaman sınıfsal
yapının dolaysız birer vargısı olarak var olmadığını vurgular, o kadar. Doğrusu şudur ki sınıf
çıkarları, zorunlu olarak, içinden türedikleri sınıf ilişkilerinden toplumsal ve tarihî olarak çıkan
şekillerde iktisaden, siyaseten ve ideolojik olarak biçimlenir. Dolayısıyla sorun, şu ya da bu bireyi
bireysel karakteristikleri ─kol işçileri, sendikacılar, işçi partilerinin üyeleri ya da her neyse─
temelinde şu ya da bu sınıfa ayırmak değil, işçi sınıfının hangi ilişkilerle yeniden üretildiğinin,
hangi maddi ve ideolojik ilişkiler içinde temsil edildiğinin izini sürmektir. Bu temel üzerinde
iktisadi ve öteki toplumsal karakteristikler arasında düzgün ve sabit bir mütekabiliyet olamaz; ama
bunlar birbirinden büsbütün bağımsız da değildir. İşçi sınıfının (yani çok daha dar bir alt küme olan
mavi yakalı sanayi işçileri değil, ücretliler) yeniden üretimi için ücretlere muhtaç oluşu, öyle
değilmiş gibi göründüğü yerlerde bile çağdaş toplumsal hayatın her yönünü koşullandırır; ama
onları sıklık ve içerik bakımından demirden bir belirlenime tabi tutmaz.

Devlet ve Küreselleşme
Sınıf üzerine bu genel gözlemler kapitalist devlet teorisi açısından anlamlıdır. Bir kez daha
bu, Marksizmin parodi biçimine sokularak eleştiriye tabi tutulduğu bir konudur. Marksizmin devlet
teorisi, devletin yönetici sınıfa, dolayısıyla kapitalist çıkarlara hizmet ettiği yolundaki basit
önermeye indirgenmiş olarak algılanınca hemen şu itiraza açık olur: Devlet, özellikle sosyal yardım
reformları yoluyla sık sık emekçi halkın yararlandığı politikalar uygulamaz mı? Bu kadar kaba
resmedilmiş bir Marksizmin, reformları, yönetici sınıfın, kendisi adına daha iyi üretim yapacak
(hatta savaşacak) bir işçi sınıfını sağlama bağlamayı, bu olmazsa devrimi engellemeyi amaç edinen
sinsi bir stratejisi olarak anlayarak kendini savunacağı sanılır.

Önceden olduğu gibi tarihî kayıtlar reformların zamanlaması ve içeriği için bu kadar basit
güdüleri doğrulamadığı gibi, sağlık, eğitim ve sosyal yardım hizmetlerini yalnızca kısa ya da uzun
dönem emek üretkenliğini geliştirme aracı olarak açıklamak da yeterli değildir. Marksist teorinin bir
başka yaygın tahrifi, devleti, sermaye ile emek arasında değil de, kapitalist sınıf içerisinde çatışan
çıkarlara aracılık etmek için gerekli olarak görmektir. Bu durumda devletin ana işlevi,
sermayecilerin birbirini aldatmalarını ve rekabetin şiddetinin gereksiz yere işleyiş bozukluğu
yaratmasını önlemek olur. Bir sınıfın bir başkasına karşı aracı olarak devlet teorisi gibi bu yaklaşım
da, devletin rolü ve eylemlerinin karmaşıklık ve çeşitliliğine ancak sınırlı bir ışık tutar.
Bu örneklerin her birinde sorun, devletin “piyasa”dan açıkça ayrılmış, içsel olarak homojen
bir kurum ve kolayca belirlenebilir ─emeğe karşı sermayenin ya da bireysel ögelerinin yıkıcı
yönelimlerine karşı bir bütün olarak sermayenin, hatta rakip uluslara ve sermayelere karşı
“ulus”un─ çıkarlara hizmet eden bir araç olarak görülmesidir. Oysa bu tür çıkarlar, her zaman bu
kadar soyut ve gene de kolaylıkla tanınabilir biçimler içinde var olmaz ve olamaz. Sınıflar ve sınıf
çıkarları, daha çok, sınıflaşmanın şu ya da bu ölçüde ve değişik şekillerde bağlı olduğu sermaye
birikimi ve toplumsal yeniden üretim kalıplarınca (istihdam yapıları, çalışma koşulları, sendikal ve
başka faaliyet biçimleri ve evde, iş yerinde ve başka yerlerdeki gündelik yeniden üretim dâhil) katı
bir şekilde belirlenmese bile koşullandırılan iktisadi, siyasi ve ideolojik eylemler aracılığıyla oluşur.
Bu alanların her birinde kapitalist devlet gittikçe daha merkezî bir rol işgal eder. Sermaye dolaşımı,
kendisi için, iktisat dışından yapısal olarak ayrı ama eş anlı olarak ona bağımlı olan ve onu
destekleyen bir iktisadi faaliyet alanı yaratır. İşçilerin mülkiyet ilişkilerine uysalca riayetleri ile
iktisadi ve başka eşitsizliklerin meşrulaştırılmasının yeniden üretilmesine en az dolaysız değer
ilişkileri kadar gerek vardır. Böylece kapitalist devletin zorunluluğu büyük ölçüde iktisat dışı rolü
sayesinde yapısal olarak yaratılmış olur. Öyle olsa bile devlet kapitalizmin iktisadi hayatına her
zaman yoğun bir şekilde ve doğrudan doğruya karışır─ vergilendirme ve harcama yoluyla (artık)
değeri mülk edinip dağıtarak, birikimi düzenleyerek, çevrimsel kalıplarından geçerken sermayeyi
yeniden yapılandırarak, para politikası ve öteki makro─iktisadi politikalar yoluyla döviz kurlarını
yönlendirerek ve vergilendirme ve gelirler politikası yoluyla bölüşüm ilişkilerini etkileyerek.
Ne yazık ki Marksizmin, kritik birer önemi olan bu içgörüleri, Marx, küreselleşmeyi
öncelemekteki basiretinden dolayı ya da benzer süreçleri daha erken bir tarihî aşamada fark ettiği
için övülürken bile çok zaman görmezlikten gelinmiştir. Elbette Marx, kapitalizmin uluslararası
karakterini ve bulunabileceği her yerde kâr peşinde koşmasını vurgular. Bu tutum, küreselleşmeyi,
uluslararası akışkanlığı gittikçe artan ve elektronik alışveriş sayesinde finans aktarımı kadar
zahmetsizce dolaştığı düşünülen bir sermaye karşısında gittikçe güçsüz hâle gelen ulus─devletin
körelmesi olarak anlayanlarla birtakım yakınlıklar oluşturur.
Ne var ki sermayenin üç biçiminin (para, meta ve üretim) uluslararasılaşmasının ulaştığı
düzey ne olursa olsun kapitalizmin iktisat dışı yeniden üretimi, kaçınılmaz olarak ulus─devletin
rolünü gerekli kılar, hatta güçlendirir. Bununla birlikte ticaretin tek boyutlu buyruklarına uyma
basıncı tek biçimliliğe yol açmaz. Bir anlamda bu nokta, “küreselleşme”ye karşı yapıcı muhalefet
yaparak, onun muzır tezahürleri olarak görülen şeylere alternatifler gösterip getirenler tarafından
kabullenilmiştir. Bu tür görüşler, kapitalizm sırf küreselleşme olarak anlaşıldığı, bütün kötü
sonuçlarının ondan çıkarılabileceği ve ilke olarak düzeltilebileceği düşünüldüğü ölçüde sınırlı kalır.
Oysa küreselleşmeyi, hangi yönüyle ve nasıl anlaşılırsa anlaşılsın, kapitalizmin uluslararası düzeyde
yeniden üretiminin sonucu, dolayısıyla ekonomi politiğin yasalarının son dönemde aldığı biçim
olarak görmek gerekir. Kısacası küreselleşmenin iktisadi, siyasi ve ideolojik yönleriyle uygulanışına
hangi anlam verilirse verilsin, artık değer üretimi ve mülk edinimine olan temel bağlılığında tahlilî
açıdan sebat etmek gerekir.
Sermayenin Çevresi
Şimdi çevre bozulması sorununa bakalım. Bu konuda Marksizm, doğal olan pahasına
toplumsal olana ayrıcalık tanımak, reform potansiyelini küçümsemek, hatta iktisadi olanla fazla
uğraştığı için doğal olanın irdelenmesini olanaksız kılmakla suçlanmıştır. Marx, şimdi “çevre” adını
verdiğimiz konuda pek çok şey söylemesine karşılık bu sorunu ancak nadiren doğrudan doğruya ele
alır. Ama meta fetişizmi ve emek süreci teorileri, hem toplumsal hem maddi etkenleri, değer ve
kullanım değeri üretimi olarak aynı zamanda vurgulayışına mükemmel içgörüler sağlar. Bu, çevre
konusunda yerinde bir yaklaşımdır. En başta kapitalizm için karakteristik olan çevre ilişkileri
(ve bunlara tekabül eden yapılar ve çatışmalar) açısından anlaşılması gereken bu yaklaşım, ekolojik
ve toplumsal sistemler arasında ya da çevre ile ekonomi arasında tarih ötesi bir çatışma olduğu
düşüncesine ters düşer. Ne var ki bu çevre ilişkilerinin itici gücü kapitalist üretim ilişkileridir.
Nitekim kolayca kabul edileceği üzere kârlılık dürtüsü, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi
aracılığıyla, gittikçe daha çok ham maddenin meta hâline getirilmesini ve çevresel etkilerine
dolaysızca aldırış edilmeksizin, buna uygun düşen enerji ve maden çıkarım ve kullanım düzeylerini
beraberinde getirir.

Gene de kapitalizm, özellikle yeni malzemeler geliştirerek ve devlet düzenlemesi yoluyla bu
tür çevre bozulmasını hafifletebilir, hatta hiç değilse kısmen tersine çevirebilir. Bu bakımdan önemli
olan, çevrenin çok boyutlu doğasını ve ilgili sorun ve sonuçların, kirlenmeden biyoteknolojiye,
ilaçlardan aşılara ve yapay uzuvlara kadar uzanan çeşitliliğini göz önünde tutmaktır. Bir kez daha,
meta fetişizminden çıkarılacak dersler önemlidir. Marx, meta ilişkilerinin, esas olarak gerçekten
oldukları gibi, şeyler arasındaki ilişkiler olarak ifade edilen toplumsal ilişkiler ve parasal
büyüklükler olarak göründüğünü öne sürer. Görünür olmayan, temelde yatan sınıfsal sömürü
ilişkileri, yol açtıkları dinamikler ve bunların sebepleridir. Aynı şekilde, metanın coğrafi kökenlerini
veya düşük ücretli emeğe ya da çocuk emeğine olan (ya da olmayan) bağımlılığını, bunlar, meşru
olsun olmasın, birer sattırıcı özellik olarak kullanılmadığı sürece nasıl bilemiyorsak, metaların, birer
kullanım değeri olarak nasıl yaratıldığını, buna uygun düşen çevre bağlantısının ne olduğunu da
bilemeyiz.
Metanın bu “gizli” yönleri ile üretim, bölüşüm ve mübadele sistemlerinin dikkatimizi
çekmesinin kaçınılmaz olması ve kendilerine karşı tepkileri uyarması şaşırtıcı değildir. Çocuk
emeğine karşı mücadeleler, üretim noktasından satış noktasına dek bunun sıklığını açığa çıkaran
kampanyalar, ne de olsa insanlık doğasına ve onun maddi ve kültürel bakımlardan yeniden
üretilmesine yöneliktir. Aynı şekilde, çevre ilişkilerinin, iyimserlikle “sürdürülebilirlik” adı verilen
yeniden üretimi, kapitalist meta ilişkilerinin bir dizi yönüyle, aralıksız yer değiştiren bir
karşıtlaşmadır. Bu ilişkiler devam ettiği sürece, bunların bağlandığı üretim sistemi de, rekabetçi
basınçlar altında engellenmeye ya da kaçılmaya yatkın hâle gelen düzenlemelerin hafifletici etkisi
ne olursa olsun, beraberinde getirdiği çevreyi mülk edinip dönüştürme eğilimleriyle birlikte devam
eder.

Sosyalizm
Sosyalizm nedir ve toplumsal, çevresel ve başka bakımlardan daha iyi gelişme olasılıkları
sunar mı? Yirminci yüzyıldaki sosyalist deneyimler, Marx(izm) ile sıkı bir ilişki kurmuş, halk da
bunlara o gözle bakmıştır. Ne var ki Doğu Avrupa blokunun çöküşünden çok önce Marksistler
arasında Sovyetler Birliği’nin doğası konusunda uzun ve şiddetli bir anlaşmazlık yaşanmış, alınan
tavırlar, eleştirmeden desteklemekten, (devlet) kapitalizm(i) diye mahkûm etmeye kadar uzanmıştır.
Fiiliyata gelince, Sovyetler Birliği, görece kısa olan bir tarihî dönemde, Marx’ın ilk birikim
kavrayışının iyi yakaladığı görkemli bir dönüşümden geçti: Esas olarak yarı feodal olan, iş gücünün
büyük bir bölümünün tarımda olduğu bir toplum, bir ücretli emek piyasası ile (hiç değilse yakın
zamanlara dek) görece ileri ve iyice bütünleşmiş bir sanayi temelini son sürat yaratmakta başarılı
oldu. Son on yıl, büyük üretim araçlarında özel mülkiyetin ve bir sermayeciler sınıfının yeniden su
yüzüne çıkışı yoluyla bu geçişin tamamlanmasına tanık oldu. Bazıları, başlangıçtaki düşük üretim
temeli ve Sovyetler Birliği’nin tarihi boyunca karşı karşıya kaldığı uluslararası düşmanlık göz
önünde tutulduğunda böyle bir nihai sonucun kaçınılmaz olduğunu öne sürerler. Öyle olsa bile
kapitalizme böyle bir geçişin hızı, doğrultusu ve vargıları, Çin’de “piyasa güçleri”nin
benimsenişinin, bir o kadar dramatik olsa da (şimdilik) daha az tahripkâr oluşunun kanıtladığı gibi,
önceden belirlenmiş olmaktan uzaktır.

O yüzden Marx, sömürücü bir sistem olarak kapitalizme yönelttiği eleştirilerle tanınmış
olmasına karşılık muhtemelen daha çok, yirminci yüzyıldaki başarısız kalmış ve muhtemelen
başarısız kalmakta olan sosyalizmi inşa denemelerinin esin kaynağı olarak düşünülür. Marx’ın
doğrudan doğruya ve yalnızca sosyalizmin iktisadını ele alan çalışmaları az olsa bile birçok görüşün
tersine, Marx’ın konuyla ilgili olarak özellikle Gotha Programının Eleştirisi’nde söyledikleri pek
çoktur. Genellikle hayalî mavi kılavuzlar tasarımlamaktan çok, kapitalizmin kendisi içerisindeki
gelişmelere dayanarak tahminde bulunmakla ilgilenir. Bunu yaparken ayrı ama birbiriyle yakından
ilişkili iki noktadan hareket eder.

Birinci olarak, Marx’a göre kapitalizm, hayatı ─üretimin, daha genel olarak ekonominin
örgütlenişi ve devlet iktidarı aracılığıyla─ giderek artan bir ölçüde toplumsallaştırmakta, ama
piyasanın özel niteliği, özel mülkiyet ve kârlılık buyruğu, bu süreci temelden kısıtlamaktadır.
Rekabet, iş yerinde ve bir bütün olarak toplumda gittikçe giriftleşen iş bölümü aracılığıyla kapitalist
üretimi toplumsallaştırma eğilimi gösterir. Buna ek olarak, sosyal yardım sağlama, yeniden dağılım
ve üretimin kendisinde devletin rolünün örneğin planlama ya da millîleştirilmiş sanayiler
aracılığıyla artışı, hep gelecek bir sosyalizmin iktisadi ve toplumsal biçimlerinden bazılarını
önceler. Aynı şey, devlet desteği olsun ya da olmasın, işçi kooperatiflerinin oluşması ve benzeri için
geçerlidir. Gene de kapitalist toplum içerisine hapsedilmiş olmaları, dolaysız ya da dolaylı kârlılık
buyrukları ve ona bağlı olan iktisadi ve toplumsal sistem, rüşeym hâlindeki bu biçimlerin içeriğini,
biçimini, hatta bekasını kaçınılmaz olarak kısıtlar. Bazı toplumsallaşma biçimlerinin ─büyük boy
firmalar içerisinde piyasayı dışlayan üretim planlamasının ya da mali sistem aracılığıyla paranın
daha geniş ve daha derin bir rol oynamasının─ sosyalizme olan yakınlığı, sağlık, eğitim ve sosyal
yardımın devlet eliyle sağlanmasından çok farklıdır. Bu bakımdan, tutulan bir slogan olan “kârdan
önce insanlar”, ayrıcalık tanınmadığı sürece kâra izin verdiği için sosyalist değerleri, kapitalizmin
kabul edildiği bir çerçeve içerisinde dile getiriyor. Burada Proudhon’un “Mülkiyet hırsızlıktır.”
kavrayışına Marx’ın yönelttiği eleştiriyle sıkı bir benzerlik söz konusudur; çünkü bu kavrayış
mülkiyeti hem kınar hem kabul eder (o olmasa hırsızlık olamazdı).

İkinci olarak, Marx’ın sosyalizmi öncelemesi, rüşeym hâlindeki sosyalist biçimlere evrilmiş
olup olmadığına bakmaksızın kapitalizm içerisindeki çelişkilerden türer. Bunların başta geleni
─kapitalizmin üretim amacıyla emeği yaratması, genişletmesi, güçlendirmesi ve örgütlemesi, ama
emekçi çoğunluğu zorunlu olarak sömürmesi, daha geniş iktisadi ve toplumsal özlemlerini
karşılamakta ise başarısız kalması sonunda─ işçi sınıfının oynayacağı devrimci roldür. Komünist
Manifesto’daki çarpıcı cümlede söylendiği gibi “burjuvazi en başta kendi mezar kazıcısını üretir.
Burjuvazinin yıkılışı ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır.”

Sosyalist devrimin aracı işte budur. Kapitalizm için karakteristik olan sömürü, yabancılaşma
ve insani alçalmanın çeşitli yönleri ile bunların nasıl aşılabileceği, gerekli isteklendirmeyi sağlar.
Kapitalizm döneminde işçi sınıfı, üretim sürecinin denetiminden, bunun ürünlerin kendileri
şeklindeki sonuçlarından ve toplumun işleyişi ile gelişmesini etkilemek olanağından yoksun
bırakılmıştır. İşçilerin umutları ve potansiyel başarıları da, ağır sınırlamalara, yaşam koşulları
sürekli bir altüst oluşa tabi kılınır; kaderleri, kâr buyruğunun gelgitine ve ekonominin kaderine
bağlı olarak yön değiştirir. Bu, hem iktisadi hem de daha önemlisi insani açıdan son derece israflı
olduğu kadar iş yerlerinde direnişe ve siyasi karşıtlaşmalara yol açmış, tarihî olarak da toplumsal
reformlar ve anti─kapitalist isyan için güçlü bir uyaran olmuştur.

Marx’a göre, kapitalizmin ortadan kaldırılması insan toplumunun tarih öncesinin sonunu
işaretler. Ne var ki komünizme geçiş ne değiştirilemez ne kaçınılmazdır. Kapitalizmin çekirdeğinde
yer alan toplumsal ilişkiler ancak çoğunluk ezici bir basınç uygularsa değişir. Bu olmadı mı
kapitalizm, insani ve çevresel bedellerinin yükselmesine karşın sonsuza dek sürüp gidebilir.
Bununla birlikte sosyalizme geçiş talep üzerine büyülü bir şekilde tamamlanmaz; ancak aşamalı
olarak başarılabilir. O arada birinci evresine kapitalizmin tarihî ağırlığının süregelen etkisi
damgasını vurur. Marx, iş bölümünün ve kafa emeği ile kol emeği arasındaki karşıtlığın üstesinden
gelinmiş, üretici güçlerin gelişmesinin, bireylerin tümsel gelişmesini mümkün kılmaya yetecek
kadar yüksek bir düzeye ulaşmış olduğu daha ileri bir aşamada sosyalizmin (komünizm) ileri
evresine ulaşılabileceğini öne sürer. Gotha Programının Eleştirisi’nde koyduğu gibi “herkesten
yeteneğine göre, herkese gereksinmesine göre!”

Bu tür öngörüler, Marx’ın mezar taşı kitabesine yazılı olan sloganla, yani Feuerbach üzerine
on birinci tezle omuz omuza durur: “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde
yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” Marx’ın yazdıklarının büyük bölümünde olduğu
gibi, on dokuzuncu yüzyıl sosyalistlerine yapılmış bu çağrıyı, hem bir anlayış kazanma aracı olarak
hem bir davranış buyruğu olarak yorumlamak gerekir. Çağrı, yirmi birinci yüzyıla girdiğimiz
bugünlerde eskisi kadar geçerlidir.

Tartışma Konuları ve Tamamlayıcı Okuma Önerileri
Seçkin Marksçı sınıf incelemeleri arasında Geoffrey de Ste. Croix (1984) ile Ellen Wood
(2006) sayılabilir; yakın zamanlardan bir denemeler derlemesi için, bk. Socialist Register (2001).
Marksçı devlet teorileri, Ben Fine ve Laurence Harris (1979, Böl. 6, 9) tarafından gözden
geçiriliyor; ayrıca bk. Suzanne de Brunhoff (1992), Paul Cammack (1989), Simon Clarke (1991),
Bob Jessop (1982) ve Ellen Wood (2002, 2007a, 2007b).

Kapitalist “küreselleşme”yi tartışan çok geniş bir edebiyat vardır. Bu alt bölüm, Ben Fine
(2002, Böl. 2) ve Alfredo Saad─Filho (2007b)’ya dayanır; ayrıca bk. Hugo Radice (1999, 2000) ve
John Weeks (2001). Bir başka Marksçı incelemeler kümesi, özgül olarak emperyalizme gönderme
yapar; örneğin bk. Anthony Brewer (1989), Norman Etherington (1984), Eric Hobsbawm (1999) ve
Monthly Review’nun son sayıları.

Çevre ve çevre bunalımı üzerine Marksist edebiyat büyüyor. Örneğin bk. Ted Benton (1996),
Finn Bowring (2003), Paul Burkett (2004, 2007), John Bellamy Foster (2001, 2002a, 2002b) ve Les
Levidow (2003). Capitalism, Nature, Socialism dergisi, zengin bir malzeme içerir; ama ayrıca bk.
Capital & Class (72, 2000)’ın özel sayısı.

Marx’ın sosyalizm ve komünizm üzerine yorumları, esas olarak Karl Marx (1979) ile Karl
Marx ve Friedrich Engels (2008) içinde yer alır; ayrıca bk. Friedrich Engels (2003, 3. kısım). Bu
bölüm Ben Fine (1983b)’a dayanır. Sosyalizm üzerine bugünkü tartışmalar, Paresh Chattopadhyay
(2007), Duncan Foley (1986, Böl. 10), Michael Lebowitz (2007) ve Dimitris Milonakis (2003)
tarafından gözden geçirilir; ama ayrıca bk. Michael Perelman (2000) ve Science & Society (66: 1,
2002) ile Socialist Register (2000)’ın özel sayıları. Sovyet deneyimi, Chris Arthur (2002, Böl. 10),
Paresh Chattopadhyay (1994) ve Simon Clarke (2003) içinde farklı açılardan eleştirel bir şekilde
irdelenir. Critique dergisinde, bu sorunu ele alan pek çok yazı çıkmıştır.

10/04/1986 Düzce'de doğdum. İlk ve Orta Öğretimimi Düzce Namık Kemal İlköğretim Okulununda okudum. Liseyi Düzce Endüstri Meslek Lisesinde okudum. Düzce Üniversitesi Düzce Meslek Yüksek Okulu Elektrik Bölümünü Ön lisans mezunuyum. Anadolu Üniversitesin'de İşletme Okuyorum. ilgi alanlarım; İktisat, İşletme, Yönetim ve Organizasyon, Örgüt Kültürü

Etiketler

Bir de Bunlara Bakın...

Yorumlar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.